
Nostalji sözcüğü günlük konuşma dilimize 1980’li yıllarda geldi diye anımsıyorum. Türkçe karşılığı “Geçmişe özlem”… Geçtiğimiz haftalarda sosyal medyadaki 1980’ler akımı da bir bakıma bunun magazinsel, özentili, öykünmeci yansımasıydı. Woody Allen’ın geçmişe özlem ve nostalji temasını en belirgin şekilde işlediği filmi Midnight in Paris (Paris’te Gece Yarısı) filmi de insanın kendi yaşadığı dönemi sıkıcı bulup, geçmiş dönemleri mükemmelleştirme eğilimini romantize ederken eleştirir. Ama, günümüz ile geçmişi karşılaştırarak, önemli ve gerçekçi kıyaslamalar yapıldığında, geçmişe duyulan özlemin çok ötesinde, hüzün, öfke ve karamsarlık kaplıyor içimizi.
Özellikle Milas Güllük’de son yıllarda daha da kötüleşen, sık ve uzun süreli elektrik ve su kesintileri üzerine, geçenlerde “Bizlere 21. Yüzyıl’da 20. Yüzyıl koşullarını yaşatan yöneticilerimize teşekkür ederiz” şeklinde bir paylaşım yaptım. Belleği çok güçlü biri olarak, şöyle geçmişi düşündüğümde; bizleri yaz sıcağında banyo yapmaktan, tuvalete su döküp, diş fırçalamaktan mahrum bırakacak su kesintilerini 1970’li yıllarda Edirne – Keşan’da yaşadığımı anımsıyorum. O zamanlar askeri römorklarla lojmanlarda su dağıtılırdı, mahalle çeşmelerinden evlere su taşınırdı, haftada bir hamama giderdik… Uzun süreli ve sıkça elektrik kesintilerini de kışın çok ağır koşullarda yaşandığı Kars – Sarıkamış’ta 1980’li yılların başlarında yaşardık. En kötüsü de elektrikler gidince, kaloriferlerin de yanmamasıydı. O zaman sobası olanlar üstün konuma geçerdi!
Şimdi en gelişkin akıllı telefonu ve televizyonu kullansan da elektrikler saatlerce kesik olursa, neye yarar? Evdeki wi-fi bile devre dışı. Klimalar, ısı pompaları, elektrik sobaları, elektrikli süpürgeler, çamaşır ve bulaşık makineleri, elektrik olmazsa, su bulunmazsa, bir işe yarar mı? Önceden sms ile duyurusu yapılsa da Güllük’te sabahtan beri kesik olan elektrikler ve sular, bizlere bildirilen saatten çok çok sonra geldi. Ben, Bodrum’a gittim. 9.00’da giden elektrikler 15.30 gibi gelmiş (Yaklaşık 7 saat sonra!); 16.30’da verilecek denilen sular 18.30’da verilmiş, ama bizim evde gece yarısı akmaya başladı.
25 yılda kaç yıl geriye gittik!
Genel ve yerel yöneticiler öyle başarısız ki; bizleri 50 yıl öncesinin koşullarında yaşamaya zorluyorlar. Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras’ı CNBC-e’deki canlı yayında izledim geçen hafta. Kendisini hala Bodrum Belediye Başkanı mı sayıyor acaba diye düşündüm; zira icraatları da açıklamaları da böyle bir izlenim uyandırdı bende.
Türkiye’nin kendi olanaklarıyla geliştirdiği ilk Ay uzay aracını 2027 yılının ilk aylarında uzaya fırlatacağı haberi ise, “Ayranı yok içmeye, tahtırevanla gider…” diye başlayan deyimi çağrıştırıyor. Otomobili bulunanların çoğunun akaryakıt zamlarından ötürü araç kullanmaya çekindiği, milyonlarca insanın açlık sınırının altında gelirle geçinmeye çalıştığı bir ülkede, uzaya araç göndermenin yararı nedir? (Gerçi benim Çin’de yaşadığım dönemde, Çin Halk Cumhuriyeti, henüz veremi ve cüzzamı bitirememişken, uzaya Taykonot gönderdiğini de anımsarım…)
Saygınlık nasıl yitirilir ve kazanılır?
Sayın büyüğümüz yıllar önce dile getirdi: “İtibardan tasarruf olmaz”… Son aylarda hukukçu, üniversite öğretim üyesi, öğretmen, hekim, subay, astsubay kimle konuştuysam, genelde mesleklerinin ve unvanlarının saygınlığını yitirdiğinden dert yandı. Aynı durum gazetecilik için de geçerli. Üstelik bizim meslekteki yozlaşma daha erken ve hızlı gerçekleşti sanırım. Konunun ayrıntısına kendi mesleğim açısından bile girmek istemiyorum. Yine de hem meslek hem de ilgi alanları açısından ortak yanlarımız bulunan sosyal medya arkadaşım Bedii Ersavaş’ın günümüz basınını ve sözde gazetecileri yerden yere vurduğu yazısını okuduktan sonra, yaptığım yorumu yazayım:
“Daha Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu Radyo Televizyon Bölümü’nde okurken, kendime Uğur Mumcu gibi gazetecileri örnek almıştım ve bu mesleği seçme amacım en başından beri insanlara bilgi ve haber vermek, yani yararlı olmaktı. Bedii Ersavaş, yazdıklarınızın hepsini meslek yaşamım boyunca deneyimledim, gözlemledim (İşimizi daha da zorlaştıran, yıpratan, gözden düşüren yozlaşmışlıkları, haksızlıkları kastediyorum.).. Evet, göğsümü gere gere söylüyorum; ben bir gazeteciyim ve mesleğime aşığım. Ölene kadar da zihnim çalıştıkça, elim kalem tuttukça, dilim söyledikçe mesleğimi yapacağım.
(Üniversitede öğrendiğimiz ve yaşamıma uyarladığım etik değerlere uyarak yazdığım yazılar, yaptığım haberler için bile, son yıllarda haddini bilmeyen bazı kimseler, eleştirinin ötesinde tehdit ve hakaretle tepki gösteriyor ki; bu da gazetecilerin saygınlığı ve toplumun seviyesi konusunda bir gösterge sayılabilir.)”
“Keşke” demenin zamanı geçti
Heyhat! Bir zamanlar çiçeği burnunda ya da deneyimli gazetecilerin çalışmaya can attığı gazeteler, televizyon kanalları şimdi ne durumda? Basının “Amiral Gemisi” sayılan gazetenin tirajı nedir? Kim alıp okuyor? Kitle iletişim araçlarının “Toplumun kültür ve beğeni düzeyini yükseltmek” işlevini hiçe sayan televizyon kanallarının ve bazı programların izleyici kitlesi nasıl?
İyi ki sosyal medya, YouTube ve yayın platformları var derken; “Kültürel emperyalizmin” dayattığı film ve dizilere; şiddeti, sapkınlığı, umutsuzluğu, karamsarlığı, tembelliği, vurdumduymazlığı, hedonizmi, kötü alışkanlıkları körükleyen, kültürel ve toplumsal yozlaşmaya ek, ruh sağlığını bozan yayınlar da eklendi.
Bazıları yıllardır, “Türkiye’nin 80-90 yıl öncesine gitmemiz gerekir” diyor. Zamanı kasetçalar gibi geriye saramayacağımıza göre; şu andan başlayarak, var olan koşullarda, özlemini duyduğumuz bayındır ve gönenmiş bir ülkeyi; huzur, rahatlık, sevgi, saygı, iyilik, yardımseverlik, dayanışma, birlik, bolluk, bereket, güven ortamını kurup, geliştirip, yaşatmak için elimizden geleni yapmalıyız. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi; “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır.”

YORUMLAR